UZAKLAR

hicbir beyaz bembeyaz; hicbir yaz, yaz kalmiyordu!

Penceremdeki Yaşamın kıyısından Alıntılar



Mayıs 2, 2008

İMAM VE TENEKUTALAR I.

Başını yavaşça sağa, omzunun üzerine doğru çevirdi
• Essalamu aleyküm ve rahmetullah
Sonra aynı şekilde sola doğru çevirdi
• Essalamu aleyküm ve rahmetullah
Böylece yatsı namazı sona erdi. Tesbihat ve duanın ardından beş altı kişiden oluşan cemaatin ağır hareketlerle camiden çıkmasından sonra tek başına mihrapta kaldı. Bir müddet öylece hiçbir şey düşünmeden oturdu. Caminin içinde ağır bir halı kokusu ve ürpertici bir sessizlik vardı. Mihraptan kalkarak cübbesini çıkartıp hemen yanı başındaki askılığa astı. Eskimiş, yıpranmış ve tüyleri yer yer tamamen dökülmüş her biri farklı desenlere sahip halıların üzerine basarak altındaki tahtaların yer yer duyulan gıcırtıları eşliğinde dış kapıya gitti. Açılıp kapanırken sinir bozucu gıcırtılar çıkaran kahverengiye boyalı tahtadan kapıyı açıp dışarı çıktı. Rüzgarlı ve serin bir hava yüzüne çarptı. Geri dönüp cebinden ağır ve oldukça büyük anahtarları çıkartarak kapının paslı kilidini kilitledi. Sonra taşlı yolda ağır adımlarla evine doğru yürümeye başladı.

İşte hayat imamı; bu uzun boylu, zayıf, siyah düz saçlı, kahverengi gözlü, elmacık kemikleri çıkık, esmer güzeli yakışıklı delikanlıyı, kolundan tutarak bu küçük, çinko çatılı, genelde ahşap evlerden oluşmuş on dokuz haneli köye sürüklemişti. Yaşadığı iklimden tayini çıkıp da evinden ayrılarak, otobüse binip yakınlarında bir yerde inerek, toprak yol boyunca yürürken bu köyü uzaktan ilk gördüğünde içinden “ne garip sanki ben köye doğru yürümüyorum da köy bana doğru geliyor” diye düşündü ve uzaktan gördüğü köyün siluetinin kanatlarını açmış dev bir yarasayı andırdığını fark etti. Köyün yakınlarına gelip evlerin çoğunun harabeye benzediğini, ağaçların kurumaya yüz tuttuğunu, bahçelerin yabani otlarla örtüldüğünü gördüğünde burasının terk edilmiş bir köy olduğu hissine kapıldı . Fakat girişte çocuklarla karşılaştı. Onların meraklı bakışları altında yürürken tipik köylü kıyafetleri içinde yaşlı birine rastladı. Ona yeni gelen imam olduğunu söylediğinde gözlerinde yanan sevinç ifadesi, bir ışık ve dudaklarında beliren tebessümle karşılandı ilk olarak ve yaşlı adam tarafından köyün kahvesine götürüldü, oradaki herkesle tokalaştı. Ona gösterilen yoğun ilginin ve inceleyen bakışların altında yüzü kızardı, ne diyeceğini ne yapacağını bilemedi. Bunu fark eden köylüler ona derhal önemli yerleri ve kalacağı mekânı gösterdiler. İmam da yavaş yavaş yerleşmeye koyuldu.

Önceleri son derece düşünceli ve endişeliydi fakat ilk günlerin heyecanı ve acemiliği geçip de her şey rutin bir hale dönüştüğünde sıkılmaya başladı. Çünkü ona kimse önemli konularda bir şey sormuyor, görüşlerini merak etmiyordu. Hâlbuki buraya gelmeden önce yapacağı işin büyüklüğünü ve ehemmiyeti aklına geldikçe geceleri uykuları kaçıyor, ellerini kaldırıp Allah’a kendisine yardım etmesi için dualar ediyordu. Okul hayatı boyunca hep bu günlerin özlemiyle yanıp tutuşmuştu. Sınıfının en başarılı öğrencisiydi, herkes ona “hoca” diyor, anlayamadıkları konuları ona soruyordu. O da bundan büyük bir hoşnutluk duyuyor bildiği her şeyi tafsilatıyla anlatıyordu. Bununla beraber çoğunlukla içine kapanıktı. Kendisine bir şey sorulmadığı takdirde konuştuğuna pek tanık olunmamıştı. Çoğu zaman da oturduğu sıradan kalkmaz, bakışlarını boşluğa dikerek kendi içinde derin düşüncelere dalıp giderdi. Evde de ailesiyle temel gereksinimler veya babasıyla giriştiği dini tartışmalar haricinde konuşmaz, odasına kapanıp saatlerce kitap okurdu. Tabii ki hep dini içerikli kitaplardı bunlar; babasının kütüphanesindeki kalın ciltli, İslam âlimlerinin kitapları.

II.

Bir gün köydeki sıkıcı, olaysız ve monoton hayatında bir yenilik yaratmak için evindeki bilgisayardan internete bağlandı. Boş zamanlarında dini içerikli sitelerdeki yazıları okudu. Kimi zaman sohbet odalarına girdiyse de kimseyle doğru dürüst bir şeyler konuşamadı çünkü insanların bilgisizliği ve sabit fikirleri sebebiyle sohbetler sarpa sarıyor, tartışmaya dönüşüyordu. Bu duruma üzüldü ve sonunda sohbet etme arzusundan vazgeçti. Daha sonra ateizm ve Kur’an eleştirileri ile ilgili sitelere girdi. Ateistlerin neden ateist olduklarını merak ediyor, onların düşüncelerini anlamak istiyordu. Bu sitelerdeki yazılanları okudukça inançlarının ve doğrularının gitgide sarsılmaya başladığını hissetti. İçindeki bu sarsıntıyı durdurmak için tekrardan dini sitelere ve kitaplara yöneldi. Bir yandan da o sitelerde yazılanın doğruluğunu araştırmaya koyuldu. Kendi bilgileriyle zihninde onlara karşı verilecek cevaplar tasarladı. Sonra bu dinsiz ve ateist fikirlerin kaynağına inmek amacıyla ara sıra şehre inerek, bilim ve felsefe içerikli kitaplar alıp getirdi. Zamanla meşe ağacından yapılmış, uzun dikdörtgen masanın üzeri kitaplarla doldu. Okuyup düşünecek bol bol zamanı vardı.

Köyde geçirdiği her gün vakit namazlarını kıldırarak evine döndüğünde, masasına oturup kitaplarını okuyarak derin düşüncelere daldı. Bir yerde “Biz dilesek herkese hidâyet verirdik. Fakat cehennemi cin ve insanlarla dolduracağıma dâir benden söz çıkmıştır” (K. 32 Secde sûresi, âyet 13). ayetiyle ve hakkındaki bir yorumla karşılaştı:

(“Şöyle bir düşünecek olursak şu soruları sormaktan kendimizi alamayız: “Yüce” ve “her şeyi yapmaya kâdir” olduğu söylenen bir Tanrı, bütün insanların gönlünü açıp Müslüman yapma olanağına sahip iken, onları, sırf cehenneme atmak için “kâfir” yapmış olabilir mi? Ya da kendi kendisine: “Ben cehennemi kâfirlerle dolduracağıma söz verdim!” deyip, “kâfir” yaptıklarını cehenneme atar, ve attıktan sonra da: “Doldun mu, ey cehennem?” diye sorabilir mi? Ya da hiç insan aklı, cehennem’in (sembolik nitelikte bile olsa) dile gelip Tanrı’ya: “Daha var mı?” diye soracağını kabul edebilir mi?”)

Bu yazılanları düşününce denilenlere hak vermek zorunda kaldı. Bir türlü anlayamıyordu. Her şeye gücü yeten, hiçbir gücün etkisi altına girmeyen Allah neden kendi kendine cehennemi cin ve insanlarla dolduracağım diye söz versindi ki? İnsanların bu şekilde acı çekmesini niçin istiyordu? Ve neden cehenneme ikide bir doldun mu diye soruyordu? Evet, ortada dilediğini Müslüman dilediğini kâfir yapan, gerçekten de kendi keyfine göre hareket eden bir Allah vardı. Ve sık sık ne kadar rahman ve rahim olduğunu söylediği halde insanları cehennemde yakmaya çok hevesliydi. Peki onlarca İslam âlimi ve müfessirler bunları görmemiş miydi? Evet, bu ve bunun gibi pek çok ayeti görüp, kafalarını karıştıran noktalarda değişik yorumlar yapmışlar, nihayetinde “en doğrusunu Allah bilir”, “O’nun hikmetinden sual olunmaz” diyerek işin içinden çıkmışlardı. Bununla birlikte tarihi ve medeniyetleri araştırdığında bir takım mezhepler tarafından ortaya konulan şeriatların da, gerçekte, o zamanlarda yaşayan Arapların yaşama biçiminin, dünyaya bakışlarının, gelenek ve göreneklerinin dini kurallar olarak yansımasından başka bir şey olmadığına kanaat getirdi.

İnançlarını ve tüm önyargılarını bir kenara koyup Kur'an’ı akılcı ve eleştirel bir gözle incelediğinde onun bir yığın çelişki ve tutarsızlıkla dolu olduğunu gördü. Bir insanın çıkıp da bu kadar şeyi uydurabilmesi ve çevresindekileri de bunlara inandırabilmesi ona inanılmaz geliyordu. “Ya anlatılan onlarca mucizeye ne demeli? Demek ki hepsi masalmış, hikâyeymiş,Tanrım, bu nasıl bir hayal gücü…Müthiş, dehşet, inanılır gibi değil” dedi kendine ve aynı şekilde Tevrat’ı ve İncil’i okuduğunda “bütün bu masallara hangi aklı başında insan inanır yahu” diye düşündü. Her nedense Tanrı dünyanın diğer bölgelerinde yaşayan insanları adeta yok sayarak çoğunlukla İsrailoğullarına peşi sıra peygamberler gönderiyor, kitaplar indiriyordu. Bununla birlikte Tanrı her nedense Türkler, Çinliler, Hintliler gibi diğer başka milletlere herhangi bir kitap indirme gereğini duymamıştı. Denildiği gibi her kavme peygamber gönderilmiş olsaydı mutlaka bu kavimlerde de onlardan bir iz kalırdı fakat nedense hiçbir iz veya işaret yoktu. Ayrıca bütün insanlık için indirildiği ileri sürülen kitaplar sadece o yörenin yaşantısı, gelenek ve töreleriyle ilgileniyor ve ne yazık ki sadece çevresini aydınlatan mum gibi bulunduğu bölgedeki insanlara ulaşıyordu. Diğer bölgelere ulaşabilmesi ancak birtakım gezgin dervişler ve veliler, savaşlar ya da ticari ilişkiler sayesinde oluyordu. Kendi kendine “olmaz böyle şey” dedi. “Ben Tanrı olsaydım ayrımcılık yapmadan sözlerimin aynı zamanda ve bütün insanlar tarafından duyulmasını sağlardım. Böyle bir takım araçlara, hele ki savaş gibi korkunç bir şeye asla bağlamazdım.”

Kur'an’ı bu yeni gözlerle okudukça garip şeylerle de karşılaştı. Örneğin Allah, insanı yeryüzüne halife olarak yaratacağını söylerken niyeyse Âdemi ve Havvayı cennete yerleştiriyordu ve her nasılsa kovulduğu halde hâlâ cennette olan şeytan onları kandırıyor ve yasaklanmış ağacın meyvesini yemelerine yol açarak cennetten kovulmalarına neden oluyordu. Ve ne kadar ilginçtir ki pek çok yerde, sonsuz güç sahibi olan Allah, her nedense putlara karşı üstünlüğünü açıklamaya çalışıyor, putlara meydan okuyor, hatta onlarla kendisini mukayese etmeye kalkışıyordu. Bununla kalsa yine iyiydi, bir de bu cansız varlıkları suçlularmış ve acı çekeceklermiş gibi de cehenneme atacağını söylüyordu. Ayrıca yine pek çok yerde söylediklerinin doğruluğuna inandırmak için de olmadık şeyler üzerine yeminler ediyordu. Acaba böyle yeminler etmese kimseyi sözlerine inandıramayacağını mı düşünüyordu? Ve tuhaf bir şekilde insanlara beddualar savuruyordu. İnsan için bu normal sayılabilecek bir davranış ama Allah kendisinden başka üstün güç olmadığına göre kimi kime şikayet ediyordu? Ve bir konu hakkında söz ederken durduk yere başka bir konuya geçiyor sonra yine aynı konuya dönerek aynı olayı defalarca anlatıp duruyordu. Üstelik dönüp dolaşıp aynı şeyleri defalarca anlattığı halde sözlerinin hiç bitmeyeceğini iddia Kur'an de her şeyi bilen Allah, kime kitap indirip kime indirmediğini bilmiyor olsa gerek ki İsa’dan çok sonraları onun hayat hikayelerini yazan kimi azizlerin, İncil dedikleri kitabı kendisinin İsa’ya indirdiğini sanıyordu. Ayrıca bir tane İncil olsa yine iyiydi. Kim bilir kaç tane İncil vardı? Bununla beraber hiç çekinmeden Kur'an’ı bir insan yazsaydı içinde çelişkiler ve tutarsızlıklar olacağını söylüyordu… Ve de konuşan karıncalardan dalgıçlık yapan şeytanlara kadar tuhaf şeyler…Biri kafamı buluyordu ne? Öyle bir Allah ki hiçbir şeye ihtiyacı yokken yarattıklarının kendisine ibadet etmesine kafayı takmış, Ortadoğu ve civarındaki insanları gönderdiği onlarca peygamberlere rağmen yola getirememişti… Asıl mesele inanıp inanmamak değil aklı ve mantığı çalıştırıp çalıştırmama meselesiydi. Bir masal yüzyıllar boyunca defalarca anlatılınca artık gerçekmiş gibi görünüyordu. Yalnız şu da bir gerçek ki birkaç yüzyıl sonra bu kutsal kitapları insanlar fantezi ve korku edebiyatı reyonlarından alıp okuyacak…


İmam ise okuyup düşündükçe olanları aklı almıyor ve kendi kendine sık sık “olacak iş değil, olacak iş değil yahu” diyor ve ekleyerek, “bunca yıldır ben neden bunları göremedim? Demek ki adeta bir kör gibi yaşamışım. İnançlarımı ve düşüncelerimi hiç mi hiç sorgulamamışım. Bütün hayatımı yalanlar ve masallar üzerine kurmuşum. Saf bir çocuk gibi söylenen her şeye inanmışım. Nasıl da aldanmışım, aldatılmışım” diyor, yıllar boyunca bu şekilde kandırılmış olmak zoruna gidiyordu. “Büyük, çok büyük bir hayali mıknatısın çekim alanına girmişim. Kendi etrafımda yüksek duvarlar örmüş ve kendimi bu duvarların içinde yaşamaya mahkûm etmişim.” İçindeki son İslami inanç kırıntıları da zamanla yok olunca kendini yapayalnız, çırılçıplak ve savunmasız hissetti. Bununla birlikte cemaatten düşüncelerini şiddetle gizlemeye karar verdi. Çünkü cemaatin onu anlamasının olanaksız olduğunu biliyordu.

Bir zamanlar insanların nasıl ateist veya dinsiz olduklarına şaşırırken şimdi bir dine inanmış olmalarına şaşıyordu. Gerçekten de bu yeryüzünü ve insanları yaratan bir Tanrı varsa kendi adına uydurulanlar hakkında neden hiçbir şey söylememişti? Yoksa insanları kendi haline mi bırakmıştı? Bu semavi olduğu söylenen dinler, herhalde, olsa olsa o zamanlarda Ortadoğu ve civarında yaşayan cahil ve ilkel insanlarla eğlenip, dalga geçerek kafa bulan bir takım uzaylı varlıkların işi olabilirdi. Bütün bu düşüncelerden sonra kafasındaki din sayfasını bir daha açılmamak üzere kapattı. O artık dinsiz bir imamdı. Fakat bu sefer de çözülmesi zor bir çıkmazın içinde kaldı. Ya inanmadığı bir dinin ritüellerini yerine getirerek geçimini sağlayacak ya da görevini bırakıp geri dönerek ona korkunç görünen zor bir hayat mücadelesine atılacaktı. Bedenle yapılan işlerde çalışamayacak kadar güçsüzdü. Başka türlü bir işte çalışacak kadar yeterli donanıma sahip değildi. Kişisel özellikleri hep aleyhineydi. Hem sıradan bir işte çalışmak zamanının büyük kısmını alacak, ona okuyup düşünecek yeterli zamanı bırakmayacaktı. Böyle olacağını tahmin ediyordu çünkü öğrenciyken bazı yaz tatillerinde, tezgahtarlık, garsonluk gibi birkaç işte çalışmıştı. Bu tür işlerde çalışmak demek sıradan ve sıkıcı bir hayatın çarkları arasında kaybolup gitmekti.. Ailesi birkaç yıl önce bir trafik kazasında vefat ettiği için ailesinin yanına dönmesi de mümkün değildi. Sonunda, görevini sürdürerek yaşayacağı ikiyüzlülükler, sahtelikler ve yalanlar üzerine kurulacak bir hayatın diğer türlü yaşayacağı buna benzer sahteliklerle dolu, patronların gölgesi altında, sıkıcı ve yorucu çalışma şartları içinde, hiçbir biçimde kendisine uygun olmayan bir hayattan daha iyi olacağını düşünerek köyde kalmayı tercih etti. Bir yandan da kendisinin korkak ve tembel olduğunu söyleyen vicdanının sesini duymazlıktan geldi.

Dünyadaki sanat ve diğer güzellikler rahatı yerinde zengin tabakası için değil miydi? Üç kuruş para için sabahtan akşama kadar çalışanlardan ne gibi bir zihinsel faaliyet, sanat ve güzellik anlayışı, bilgi birikimi beklenebilir ki dedi ve buna benzer şekillerde kendi kendine bahaneler uydurdu. Bununla birlikte artık aldatma sırasının kendisinde olduğunu düşündü. Bu yaptığı kendisini onca yıldır aldatanlara karşı bir nevi intikam olacaktı. Bunu yapmaktan marazi bir zevk duyacağına inandı. Ve kitaplarla sarmaş dolaş yaşadığı hayatını bu minval üzere devam ettirdi.

III.


Araştırmalarını genişletip de İslami akımları ve düşünceleri dikkatle incelediğinde Mevlevilik, Batınilik, Hurufilik, Alevilik, Bektaşilik gibi oluşumların gerçekte İslama tamamen zıt unsurlardan oluştuğunu düşündü. Örneğin bir Bektaşi babası kitabında Cennet ve cehennemi inkâr ediyor, insanın sürekli beden değiştirip dünyaya defalarca gelip giderek ruhunun tekâmül ettiğini öne sürüyordu. Anladı ki; onların inandığı Tanrı Kur'an’ın Tanrısı değildi. Fakat saf sevgiden oluşmuş yüce bir Tanrı idi. “Evet” diye düşündü, “Bu mükemmel düzendeki kâinat kendi kendine oluşamayacağına göre ancak böyle bir Tanrı tarafından yaratılmış olmalıydı. Ben de böyle bir Tanrıya inanıyorum.” Fakat böyle düşünmekle birlikte bazı yanıtsız sorular oluştu kafasında: İnsan neden yaratıldı? Varlığın sırrı nedir? Öldükten sonra ne olacak? Acaba bütün bu soruların cevabı sevgi miydi? Öyleyse bunca kötülükler ve savaşlar neden vardı?

Okumalarını büyük bir hevesle devam ettirdi: (“Bilim doğa yasalarını keşfedince, hemencecik doğayı bu yasaların yarattığına hükmetti. Bunlar ne akıllı yasalarsa, gözler onların fırçasından çıkıyor. Mideyi, kalbi, ciğerleri ve böbrekleri o bilinçsiz yasalar yoktan planlıyor. O yasalar insana beşer tane parmak veriyor, kirpikleri diziyor, kulakları biçimlendiriyor ve daha önemlisi yüzleri birbirinden farklı olarak şekillendiriyor. Güneşin ışığını elektriğe kodlayıp gözlerden beyne ulaşan düzeneği kuruyor ve beyne akılı, zekâyı verirken kalbe de duyguları; aşkı, nefreti, yardımlaşmayı, kıskançlığı veriyor. İki yarım hücreden her şeyiyle muhteşem bebekleri, sabun köpüğünden kabarcık çıkarır gibi kolaylıkla yaratıyorlar. Nasıl oluyor da bu yasalar evrenin her yerinde aynı şekilde davranıyorlar? Hem neden var o yasalar?
70 trilyon hücreyi veya katrilyonlarca atomu vücudumuzun şekil ve kıvrımlarında örgütleyen hangi doğa yasasıdır? Bir bakteri hücresinin doğuşunu atomların rastgele bir araya gelmelerine bağlarsanız tek bir bakterinin üretilmesine trilyonlarca yıl bile yetmeyecektir. Ya o bakteri değil de bir insan olursa? Hem tek hücreli canlıların bir şeklide oluştuğunu kabul etsek bile bu akılsız ve bilinçsiz canlıların bir araya gelerek birbirinden mükemmel çok hücreli canlıları oluşturmasını akıl alabilir mi?” )




“Hiçbir şeyin hiçbir şeyliği gibi bir şeydim. Bir ara hiç kimselerin tutmadığı oyunlara giderdim”
(E.C)

IV.

Günün birinde üzerine büyük bir yorgunluk ve bıkkınlık çöktü. Ruhunu ve sinirlerini gereğinden fazla zorlamıştı. Kitapları gördüğünde artık içi bulanıyordu. Hepsini masanın üzerinden kaldırıp raflara yerleştirdi. Sanki etrafındaki nesneler kesinliğini ve gerçekliğini yitirmişti, bütün hayatı olmadık görüntüler ve şekillerle dolu saçma bir rüyaydı. Ona öyle geliyordu ki bütün yeryüzü nereden geldiği belirsiz bir sisle kaplanmış ve bu sisin içinde insanlar, eşyalar, yapılar ve doğadaki her şey birbirinden bağımsız ve alakasız bir biçimde tek başlarına kalmıştı. Sanki bütün dünya kendi zihninin uydurduğu bir hayal, bir yanılsamaydı. Hatta kendi varlığı bile bir hayaldi. Büyük bir umutsuzluk, karamsarlık ve boş vermişlik içinde evin duvarlarını arşınladı, masasına çöküp gözlerini boşluğa dikti, yatağına sırtüstü uzanıp saatlerce yattı. Zaman zaman bulantısı hafiflediğinde bir şeyler okumaya çalıştıysa da zihninde tek kelimeyi dahi anlamlandıracak mecali bulmadı kendinde. Sonunda her şeyi oluruna bıraktı. Zaman zaman da paranoyakçasına birileri tarafından sürekli olarak izlendiğini hissetti. Geceleri ilginç rüyalar görmeye başladı: birinde gökyüzünün masmavi yumuşacık bir hamur olduğunu ve uçları onun içine saplanmış devasa büyüklükteki tahtadan bir merdivende yukarı tırmanırken gördü kendini. Bir diğerinde de ıssız bir yerdeki uçurumdan kendini aşağıya bırakıyor “Allahım usandım artık sana geliyorum al beni yanına” diye bağırıyor, tam yere düşeceği anda kendini yatağında buluyordu. Artık hayatta ve uyanık olmak ona acı ve sıkıntıdan başka bir şey vermiyordu, sadece uyurken huzurlu ve mutluydu. Bu duruma dayanamayarak kendini bir şekilde uyuşturmanın yollarını düşünürken aklına alkol geldi. Bir de onu deneyelim bakalım ne olacak diyerek şehre indi. Şehirde içki satın alabileceği bir yerleri bulmak amacıyla dolaşırken bir alış veriş merkezinden gelen müzik seslerini duydu. “Sahi” dedi kendi kendine “Hiç müzik dinlemiyorum. Hem müzik ruhun gıdasıdır diyorlar, demek ki bir bildikleri var”. Hiç müzik dinlemiyor olsa da müzik türlerinden haberdardı. Onun için en iyi müziğin klasik müzik olduğunu düşünerek bir düzine klasik cdsi aldı ve birkaç şişe rakıyla beraber köye döndü.

Bundan böyle geceleri klasikler eşliğinde içki içmeye, gündüzleri de namaz vakitleri haricinde uyumaya başladı. Fakat bu şekilde geçen birkaç aydan sonra hayattan büsbütün koptuğunu bir çeşit “yok insana” dönüştüğünü düşündü. Ayrıca alkolün de sinirlerini eskisinden daha kötü bir şekilde bozulmasına ve huzursuzluğunun artmasına sebep olduğunu fark etti. Sonunda şehirdeki bir psikiyatriste görünmeyi akıl etti. Psikiyatrist, o yaşadığı hayatı ve içinde bulunduğu durumu anlattığında ona sordu:
• Peki, hiç konuştuğun, dertleştiğin bir insan yok mu çevrende?
• Yok. Biliyorsunuz ben imamlık yapıyorum. Cemaatim hep yaşlı insanlardan oluşuyor… Hem bu köydekiler garip insanlar, onca zamandır onlarla birlikteyim bir gün olsun önemli bir mesele hakkında soru sormadılar, hiçbir konuda fikir danışmadılar, misafirlik teklifinde bulunmadılar. Beylik selamlaşmaların ve hal hatır sormaların haricinde pek konuşmadılar. Gerçi kimi zaman günlük olaylardan bahsettilerse de benim ilgimi çekmedi. Bir de ben… Ben içine kapanık biriyim… İnsanlarla kolay iletişim kuramıyorum.
• Ama olmaz ki böyle. Bu şekilde yaşanmaz ki. Çıldırır insan. Eğer hayatını böyle devam ettirecek olursan senin için bir şey yapamam. Bu durumda sana önerebileceğim en iyi çözüm evlilik. Ayrıca sana vereceğim ilaçları alkol almadan düzenli bir şekilde kullanırsan çok geçmeden iyileşirsin. Ve ille de okuyacaksan ağır kitapların yerine hafif şeyler, ne bileyim roman, hikâye türünden bir şeyler oku.
Birkaç dakika süren sessizlikten sonra doktor gözlerini imam’a dikerek devam etti sözlerine:
• İnsanlar dünyada var olduklarını, değerli ve önemli olduklarını, sevilmeye ve beğenilmeye layık olduklarını bir şekilde kanıtlamak ve bunu diğer insanlara göstermek isterler ama sen sanki inadına dünyadan yok olmak istiyorsun. Silinip gitmek ve adeta bir hayalete dönüşmek istiyor gibisin. Bu çok tuhaf.

O ana kadar evlilik aklının köşesinden bile geçmemişti. “Daha kim olduğunu bilmeden, hayatın anlamını, varlığın sırrını çözmeden bir başka insanla hayatını birleştirmek. Yok, olacak iş değildi. Benimle aynı meseleleri dert edinen bir kadını nereden bulacağım? Mümkün değil bu. Normal bir kadına sıkıntıdan başka bir şey veremem ben. En iyisi doktorun dediği gibi hafif şeyler okumak.” Bu düşüncelerle muayenehaneden ayrılıp yolunun üstündeki bir eczaneden ilaçlarını aldıktan sonra bir kitapçıdan rastgele roman ve hikâye kitapları alarak köye geri döndü. (yalnız bu kitapların arasında Cervantes’in Don Kişot’u da vardı) Dönüş yolunda hep doktorun son sözleri zihninde yankılanıp durdu. Sonunda doktora hak verdi. Silinip gitmek bir hayalete dönüşmek istiyordu.


V.

Doktorun verdiği ilaçlar etkisini göstermeye başladığında kendisini iyi hissetti. Artık sadece roman ve hikâye kitapları okuyordu. Çok geçmeden kendini bu kitaplara kaptırdı. Dünyayı kurgulanmış başka hayatların aracılığıyla algılamaya başladı ve kendini büyük ölçüde unuttu. Bugüne kadar hep hayal veya kurmacadan uzak ciddi ve gerçekçi eserleri okuduğu için bu okuduklarını gerçek olarak algıladı. İnsan psikolojisinin karmaşıklığı, çevre, doğa ve mekân tasvirlerinin ayrıntıları, yaşanan olayların çeşitliliği karşısında şaşkına döndü. Kendi kendine “meğerse ben hiç görmeden, hiç yaşamadan yaşıyormuşum “ dedi. Nihayetinde Don Kişot’u da okuyup bitirdiğinde içinde şiddetli depremler oldu. Dünya ayaklarının altından kayıp gidiyormuş gibi hissetti. Bütün kitapları raflara kaldırıp döne döne Don Kişot’u okudu.

Bir gün camiden çıkıp eve dönerken ancak rüyalarda görülebilecek, baştan çıkarıcı inanılmaz güzellikte bir kızla karşılaştı. Kızın ela gözleriyle göz göze gelince içinin eridiğini hissetti. Heyecandan kalbi hızlı hızlı çarptı. Başını önüne eğip yanından geçti ama artık nereye baksa o gözleri görüyordu. Yol boyunca “acaba aşk bu mudur” diye sordu kendi kendisine...

O kızla tekrar karşılaşabilmek için köyde dolaşmaya başladı. Fakat garip bir şekilde, sokak başlarından, evlerin arasından, ağaçların arkasından kızın yüzünü ve gülümsemesini görüyor, tam ona doğru bir adım atacakken kız ortadan kayboluyordu.

İmam bu şekilde birkaç gün geçirdikten sonra bu yaşadıklarının kendisi için hiç iyi olmadığını düşünerek o kızı arama sevdasından vazgeçti. Ve masasına oturup bir gün karşılaşırlarsa şayet o kıza verilmek üzere bir mektup yazmaya çalıştı ama yazdıkları bir mektuptan ziyade bir günlüğe veya kendisini anlattığı bir denemeye benziyordu:

“Çocukluğumun yaz günlerinde yaşadığım o nefis akşamüzerileri zamanın acımasız dişlileri arasında çoktan kaybolmuştu ve ben çoğu zaman gerçekliğinden şüphe duyduğum bir dünyanın haritalarda gösterilemeyen bir köyünde yaşamaya başladım işte. Sözcüklerin beni benden alarak, götürüp bıraktığı bu yerde uçsuz bucaksız bir labirentin tam ortasındayım sanki. Nereden gelip nereye gittiği bilinmeyen bir böceğin yazgısını yaşıyorum içimde. Diyebilirim ki mağarasında tersine dönmüş uyuyan bir yarasının gördüğü bir rüyayım ya da kendi kanını emen vampir bir yarasayım. Gittikçe yumuşamış, çürümeye yüz tutmuş, kahverengimsi tahtaların yerine kelebeklerin kanatlarıyla örülmüş olan evimin duvarlarına baktıkça gerçekliklerin dünyasında yerimin neresi olduğu konusunda derin düşüncelere dalmaktan kendimi alamıyorum. Evet, neresiydi benim yerim? Belki de hayatı boyunca hep aynı resmi defalarca yapmaya çalışan, yıllar yılı kapandığı daracık odasında, elinde bir fırça, göz bebekleri büyümüş, alnı kırış kırış olmuş meczup bir ressamın önündeki tuvalde küçük, kolaylıkla fark edilemeyecek kadar önemsiz bir ayrıntıydım. Kim bilir belki Mozart’ın bestelerken son anda koymayı unuttuğu bir nota ya da Cervantes’in Don Kişot’un da etkileyiciliğinden sakınılarak anlatılmamış bir büyücünün korkunç dramı da olabilirim.
Sonuç olarak benimkine tam olarak var olmak denilemez. Bir yarım dünyada diğer yarım ise zifiri karanlıkta
Beni bana bırak artık ey kader
Sıkıldım artık senden ”

Anladı ki ne yazarsa yazsın kendini anlatmaktan öteye geçemeyecekti. Yazdığı kağıdı katlayıp rastgele bir kitabın arasına koydu.

VI.

Geçen hafta günlerini tekdüze bir şekilde kurmaca dünyasının büyüsü içinde geçirdiği bir günün sonunda, gece rüyasında kendisini namaz kıldırırken gördü. Caminin içi ne aydınlıktı ne de karanlık. Kaynağı belli olmayan ölgün bir ışığın altında ayetleri ağır ağır dışından seslice okurken arkasından birtakım tuhaf seslerin geldiğini duydu. Önce babasının yanında namaza gelmiş olan çocuklar olduğunu düşünerek aldırış etmedi. Fakat sesler daha bir belirginleşerek uğultu haline dönüştü. Rukuya ve secdeye eğilirken bilmediği bir dilde olduğuna kanaat getirdiği seslerin tüm camiyi kapladığını anladığında korkuya kapıldı. Son oturuşta göz ucuyla sağına soluna bakmaya çalıştığında bir takım siyah şekiller gördü. Sağına ve soluna selam verdiğinde gördüğü siyahlıktan emin oldu. Sonunda ne olursa olsun göreceğim diyerek tesbihatı yapmak üzere cemaate döndüğünde karşısında saf saf dizilmiş bir şekilde siyah sarıklı, siyah cüppeli, beyaz yerine koyu bir kırmızı içinde, simsiyah göz bebekleri olan, belli belirsiz küçücük bir çıkıntı şeklinde bir buruna, oldukça geniş ağızlarıyla şişmiş dudaklara sahip, yusyuvarlak ve ifadesi olmayan, porselen beyazlığındaki yüzleriyle, beden olarak insan görünüşünde onlarca varlığın namaz kıldığını gördü. Biraz daha dikkat edince hiç göz kırpmadıklarını daha doğrusu göz kapaklarının olmadığını fark etti. Fal taşı gibi açılmış gözlerle ve dünya dışı, acayip, adeta bir kuyunun dibinden geliyormuşçasına yüksek bir sesle anlayamadığı bir şeyler söylüyor rukuya ve secdeye eğiliyor sonra tekrar doğruluyorlardı. Onları bir müddet korkuyla ve şaşkınlıkla izledikten sonra kendisinin farkında olmadıklarını düşündü. Yerinden kalkıp aralarında dolaşmaya başladı. Siyah duvarlardan örülmüş bir labirentin içinde kaybolduğunu sandı. Ona öyle geldi ki; bu tuhaf varlıklar namaz kılmaya devam ettikçe cemaatle birlikte cami de gitgide büyüyerek bütün dünyayı kaplıyordu. Ter içinde uyandı. O gün uzun süre bu rüyanın tesirinden kurtulamadı. Gözlerini her kapatışında rüyasındaki acayip varlıkların yüzlerini yeniden görüyordu.

“Korkunçtur insan olmaları güz ortalarında, eriyen türbe ışıklarında Ve korkunçtur eriyip kaybolmaların bir köşesinde insan olmalarıyla Korkunçtur korkunç!”

“Bir pencerenin sokağa doğru içinde
Bu uyum korkunçtur Yakup!
Yakubun olması korkunçluğudur bu
Dünyanın insana doğru içinde”
Edip CANSEVER

VII.

O rüyayı gördükten bir hafta sonrasında, yani bugün yatsı namazından sonra cami kapısını kilitleyip karanlık bir yolda yürüdüğü bu serin ve rüzgârlı yaz gecesi eşliğinde kafasında bin türlü düşünce ile evine döndüğünde ilk işi elektrik düğmesine dokunmak oldu ama lamba yanmadı. Garip, diye geçirdi içinden, camideyken elektrikler vardı. Karanlıkta el yordamıyla yürüyerek vitrindeki çekmeceden bir mum çıkardı. Sağ cebinden sigara içmek için kullandığı kırmızı renkteki çakmağını çıkartıp mumu yaktı. Pencerenin önüne gidip perdeleri hafiften aralayarak dışarı baktı. Dışarısı karanlıktı ve yeni başlayan yağmurun sesleri hafiften kulağına geliyordu. Geri dönerek mumu masanın üzerine koydu. O anda evde yalnız olmadığı hissetti. Sanki biri onu izliyordu. Etrafa dikkatle baktığında, mumun aydınlatamadığı karanlığın içinden, masanın diğer köşesinden başını ona doğru uzatmış varlığı loş ışığın altında gördü birden. Korkudan yüzü bembeyaz kesildi. Üzerinde aynen rüyasında gördüğü gibi siyah cüppe ve siyah sarık vardı. Her şey olduğu yerde donmuşçasına bir müddet zaman geçti. Sonunda varlık rüyasındaki o tuhaf sesle konuşmaya başladı.

• Korkma, sana zarar verecek değilim. Biz ancak bazı istisnai durumlarda zarar veririz. Yüzüm ve giyimim seni ürkütmesin, sana ilk defa rüyanda bu şekilde göründüğümüz için bu kıyafetler içindeyim.
İmam korkudan taş kesilmişti, konuşacak halde değildi. O devam etti.
• Sen şimdi benim ne biçim bir yaratık olduğumu merak ediyorsundur. Açıklayayım; insanlar bize cin, şeytan, ifrit gibi birçok adlar verdiler. Fakat hiçbiri değiliz. Bizler Tenekuta’yız. Siz nasıl kendinize insan diyorsanız biz de öyle kendimize Tenekuta diyoruz. Bundan asırlar önce size çok uzak bir galaksiden dünyaya geldik. Biz de senin gibi varlığımızın sırrını araştırıyoruz. Ben bu gruptaki Tenekutaların önderi ve en bilge kişisiyim ya da diyebilirim ki onlar beni öyle görüyorlar. O yüzden seninle konuşmam için beni seçtiler.

İmam söylenenleri pek anlamadı ama anladığını belirtir bir şekilde kafasını salladı. O da Birkaç dakika süren bir sessizlikten sonra konuşmaya devam etti:

• Sanırım artık sana bir takım gerçekleri açıklamanın zamanı geldi. Neden dersen artık önemli konular üzerinde düşüncelere dalmaz oldun. Kurmaca hayatların gölgesinde, hayaller diyarında kaybolmaya başladın. Bu bizi endişelendirdi.

• Burası aslında terk edilmiş bir köy. Burada hiçbir insanoğlu yaşamıyor. Gördüğünü sandığın insanlar aslında bizleriz. Senin gitmen gereken köy buradan yaklaşık beş kilometre uzakta. Biz seni burasının o köy olduğuna inandırdık. Kaçak elektrik ve telefon hatları bağladık. Şehirden getirdiğimiz eşyalarla camiyi ve evleri döşedik. Hatta zaman zaman şehre inerken sana eşlik ettik. Kısacası her şeyi gerçekliğe uygun şekilde göstermeye çalıştık. Biz insanlara istediğimiz şekilde hatta bazen gerektiğinde başka bir canlı olarak da görünebilir ve insan davranışlarını kusursuz bir şekilde taklit edebiliriz.


• Gece ve gündüz hep senin yaptıklarını gözledik. Ama sen bizim farkımızda değildin. Çünkü istemediğimiz zaman görünmeyiz.

Birkaç saniye durakladıktan sonra devam etti:

• “Peki ama neden” diyecek olursan cevabı basit: Dediğim gibi sadece seni izlemek için. Bu bizim için bir çeşit eğlence. Gerçi heyecanlı ve hareketli bir hayatın yoktu. Bütün gün namaz kıldırıp kitap okumaktan, zaman zaman da köyün içinde başıboş ve amaçsız bir biçimde dolaşıp tenha yerlerde oturarak düşüncelere dalmaktan başka bir şey yapmıyordun ama biz senin aklından geçenleri de bildiğimiz için beyninde kopan fırtınalar oldukça ilgi çekici geldi bize. Sen gerçekten zeki bir insansın. Biz zeki insanları severiz



Yaratık oturduğu sandalyeden ayağa kalkarak imamın yanına doğru yaklaşırken birden imamın meraklı bakışları karşısında üzerinde derin göğüs dekolteli, pürüzsüz ve dümdüz bacaklarını açıkta bırakan, boyu dizlerinin en az iki karış yukarısında kalan siyah ipekten bir gecelikle ve büyüleyici denecek kadar güzel, uzun- siyah düz saçlı, beyaz tenli genç bir kıza dönüştü. Ona büyük bir heyecan ve merakla bakarken o gün camiden eve dönerken gördüğü kız olduğunu anladı. İmam bir müddet şaşkınlıktan donakaldı, ne yapacağını bilemedi ve sonra geriye dönüp vitrine doğru yöneldi. Çekmeceden birkaç tane daha mum çıkartarak çakmağıyla yaktı. Onları masanın üzerinde duran ilk yaktığı mumun yanına bıraktı. İçerisi oldukça aydınlamıştı. Bu aydınlık içinde eski yerine oturan kızın yüzünü tüm ayrıntılarıyla net olarak gördü. Ona doğru bakarak hafiften gülümsüyordu. Biraz sonra gülümsemesi silindi ve şuh bir sesle konuştu:
• Sanırım seninle bu görünümümle ve bu sesle konuşmamı istersin.
İmam, üzerindeki korku ve şaşkınlığın şiddetini yitirdiğini hissettiğinde tüm cesaretini toplayıp ilk kez konuştu.
• Evet, evet böylesi daha iyi.

• Biz genelde böyle terk edilmiş yerleri mekan tutarız. Yaklaşık üç ay kadar önce burayı keşfettik. Köye gelen yol üzerinde nöbet tutan bizden biri, bu civardan olmayan yabancı birinin geldiğini haber verince hemen onu incelemeye başlarız. Gözlemlemeye değer sıra dışı biri olduğuna karar verirsek ona insan gibi görünüp oyunumuzu başlatırız. Senden önce de genç bir kız bu köye doğru geliyordu. Onda ilgi çekici bir özellik bulamayınca görünmedik ve o da burasının tek edilmiş olduğunu anlayarak asıl gitmesi gereken köye gitti böylece.

• Biz insanlara bir takım oyunlar oynamayı seviyoruz. Napalım bizim de eğlencemiz bu. Mesela senin gibi gözlem altına aldığımız birinin babası vefat ettiğinde hemen o gece onun babası görünümünde ziyaretine gittik ve ölümden sonra başına neler geldiği konusunda uydurduklarımızı anlattık. Şimdi o, ölen insanların güneş sistemi içinde sürekli gezegen değiştirerek dünyayı görmeye programlanmış gözlerin asla göremeyeceği yani aslında hiçbir duyu organının algılayamayacağı birbirinden farklı formlarda yaşadıklarını sanıyor. Bir defasında da ilgimizi çeken, fantastik öyküler yazmaya çalışan bir yazara gerçek bir insan olmadığını anlatmaya, şizofren birinin hayal dünyasında yaşadığına inandırmaya çalıştık. Bizim de, gördüğü diğer insanlar dâhil olmak üzere onun hayallerinin bir ürünü ve duyularıyla algıladığı her şeyin onun beynindeki elektro kimyasal reaksiyonlardan ibaret olduğunu, gerçek dünyanın aslına bambaşka bir yer olduğunu söyleyerek ona ispatlamak için çeşitli şeyler yaptık. Örneğin gözlerinin önünde birbirinden farklı kıyafetlere bürünüp ve farklı insan bedenlerinin biçimine girerek bir kaybolup bir belirdik. Duvarların, eşyaların ve yolda hareket halinde olan bazı taşıtların içinden hayaletler gibi geçtik. Aklından geçirdiği her şeyi ona bildirdik. Bir defa da onu, şoförünün ve yolcularının bizlerden oluştuğu, harekete başlama durağından kaçırdığımız bir belediye otobüsüne bindirip biraz yol aldıktan sonra birden bire şoför haricinde hep birlikte beyaz güvercinlere dönüşerek onu şaşırttık. Bu güvercinlerle dolu otobüsün hiç durmadan, aslında küreye hiç benzemeyen dümdüz bir dünyada yol aldığını konuşan güvercinler olarak söylediğimizde bize tamamen inandı.. Gerçekten çok eğlenceliydi. Bir başka sefer de idealist genç bir tarih öğretmenine yıllar boyunca ona öğretilen tarihin bir yalan olduğunu, gerçek tarihin aslında bambaşka şekilde gerçekleştiğini, uzun yıllar boyunca çalışarak sırf eğlence olsun diye yazdığımız uydurma tarih kitaplarını göstererek kanıtlamaya çalıştık. Örneğin bu kitaplarda Türklerin aslında kavimler göçüne hiç katılmadıklarını, Anadolu’ya hiç gelmediklerini, İstanbul’u hiçbir zaman fethetmediklerini hep Orta Asya’da kaldıklarını ve Çinliler tarafından tamamen asimile edilerek yok edildiklerini, Osmanlı imparatorluğu denilen imparatorluğun da aslında Hıristiyanlığı bırakıp İslam dinini seçen Batı Roma İmparatorluğu olduğunu anlattık. Birinci ve ikinci dünya savaşlarının hiçbir zaman gerçekleşmediğini ve Hitler’in aslında bir Yahudi olup, küçük bir temizlik şirketinde çalışan, sakin bir insan olduğunu açıkladık. Sonuç olarak şu anda yaşanılan dünya tarihinin tamamen yalanlar üzerine kurulduğunu iddia ettik…Her ne kadar bunlara pek inandıramasak da zihninin bir köşesinde kuşku tohumları ekmesine sebep olduk..

• Daha buraya ilk geldiğin gün senin sıradan insanlardan biri olmadığın konusundaki düşüncelerimizde haklı olduğumuzu anladık. Konuşurken yüzümüze bakamıyor yalnız kalabilmek için can atıyordun. Sana kalman için gösterdiğimiz bu eskimiş, toz içindeki kırk dökük eşyalarıyla küçük ve salaş evi gördüğünde hiçbir hoşnutsuzluk ifadesi göstermedin, hiç soru sormadın. Bavulunu açtığında ilk işin kitaplarını toplayıp raflara yerleştirmek oldu. Adeta dünya ile alakasını kesmiş meczup bir derviş gibiydin.
İmam,
• Hımm, demek öyleydim, diyerek başını iki yana salladı.

• Bu bizim ilgimizi çekmişti . Dünyadaki yaşantımız boyunca senin gibileri ile ne kadar az karşılaşıyoruz bir bilsen. Gece gündüz varlığının sırrını araştırıp durdun. Bunu yaparken de bu konu üzerinde duran diğer insanlara çok benziyordun. Evet, insan aklı her kavramı zıddıyla düşünmeye alışmış. İyi-kötü, güzel-çirkin, doğru- yanlış, zayıf-şişman vs vs… nihayetinde varlığı da yoklukla düşünüyor, onunla karşılaştırarak anlamaya çalışıyorsunuz. Tabii bazı istisnalarınız da yok değil. Bizce varlık sadece ve sadece var olandır, ezeli ve ebedi olan ve de olmaması asla mümkün olmayandır.

• Ezeli ve ebedi mi? Bunun sadece Tanrıya mahsus bir özellik olduğunu sanıyordum.

• Hımm, böyle diyeceğini biliyordum. Peki Tanrı nedir? Tanrı’yı bir öykü yazarı olarak düşünebilirsin. En fantastik öykülerden en sıradanına sonsuz sayıda öykünün yazarıdır o. Bununla birlikte ondan başka bir şey mevcut olmadığı için bu öyküler de bizatihi odur. Yani yazan da odur yazılan da. Böyle olunca kendi kendisine inanıp inanmaması, kulluk edip etmemesi ya da kendisini cennete veya cehenneme koyması söz konusu olamaz. Yani demek istediğim ateistle inançlı, cennetle cehennem birdir. Birbirinin aynısıdır ama bir yanılsama ile farklıymış gibi görünürler.
• Bize sorarsan “O”nun için yoktur diyenler de haklıdır, vardır diyenler de. İyi ama ikisi birden nasıl haklı olabilir diyecek olursan sen de haklısın.

İmam Nasrettin Hoca’nın fıkrasına benzettiği bu sözleri duyunca hafiften bir gülümsemeyle konuştu:
• Benimle dalga mı geçiyorsun? Hem bu söylediklerin bana hiç yabancı gelmiyor. Kimi İslam ve batı düşünürleri benzer şeyleri söylüyorlar zaten. Farklı bir şey söylemiyorsun.
• Evet, haklısın, diyerek o da gülümsedi. O kadar uzun süredir insanların arasındayız ki kendi düşünüş biçimimizi neredeyse tamamen unuttuk. Biz de artık hemen hemen sizler gibi düşünmeye başladık. Bizim dünya zamanına göre ömrümüz ortalama beş yüz yıl, bense yedi yüz elli yaşımdayım. Hem zaten seninle kendi düşünce biçimimize göre konuşsaydım söylediklerimden hiçbir şey anlayamazdın. O zaman sana şöyle açıklamaya çalışayım: Birbirine paralel ve dikey olarak çizilip, konumlandırılmış ve soyut olarak “yaşam” adı verilen iki tarafı da sonsuz uçlu doğrunun aynı şekilde “ölüm” adı verilen ve iki tarafı sonsuz uzantılı doğruyla , mütemadiyen hareket halinde olduğu halde duruyormuş gibi çizdiğimiz koordinat cetvelinde dikey (yani y=zaman) olarak uzadığı gösterilen sonsuzda kesiştiği, maddeden teşekkül eden “nokta” hem varlığın kendisidir hem de meydana geldiği yerdir, bu insanoğlunun ve diğer canlıların varlığıdır ve uzam (yani z=uzam) boyunca hiç durmaksızın var olurlar. Biz bu iki doğrunun ancak sonsuz bir güç tarafından kesiştirilebileceğini düşünüyoruz

İşte bu iki doğrunun arasındaki yatay (yani x=mekan) olarak gösterilen, sonsuza uzanan aralık, cansız varlıklardır ve burada da cansız varlıklar meydana gelmiştir. Tanrının varlığı ise hem bu iki doğrunun hem de aralarındaki dikey ve yatay olarak uzanan sonsuz aralığın ta kendisidir. Aynı zamanda sözünü ettiğim bu üç boyutun dışındaki tüm boyutlar da onun kendisidir…. Öyle ki bu yüzden “O”nun için mevcut değildir diyenler de haklı olacaklardır. Hatta canlı ve cansız maddeler de var değildir diyebiliriz. Evet, göz maddeyi görüyor, gerçek olarak algılıyor. Fakat bu göz ve onu kullanan beyin de bir maddedir. Yaşam ve ölüm doğruları sonsuzdan önce bir yerde kesişmiş gibi görünüyor olabilir pekâlâ. Evet, biz sizi algılayabiliyoruz, demek ki varsınız. Ama dur bakalım, acaba biz var mıyız? Bununla birlikte diyebilirsin ki sözüne ettiğimiz her şeyin bir başlangıcı bir de sonu vardır. Sonsuzluk sadece Tanrı’ya mahsustur. Bizce böyle değildir. Bu fikir sadece sizin algılama ve düşünme biçiminizin bir sonucu. Senin kavrayabilmen için anlattığım her şeyi Tanrı’nın varlığından ayrıymış gibi gösterdim halbuki ayrı değillerdir.

Aynı zamanda bütün bunların zaten kendiliğinden var olduğunu ve bir Tanrının var olmadığını da düşünebilirsin…

Senden bu anlattığım metaforu tam olarak anlamanı beklemiyorum. Çünkü siz sonsuzu kavrayamazsınız. Ancak biraz hayal gücünde canlandırabilirsin söylediklerimi. Ayrıca bu söylediklerimin sadece bize has düşünceler olduğunu da iddia edemem, bazı insanlar bu düşüncelere çok yaklaştılar ve zaman zaman da aynı şeyleri dile getirdiler… Bazıları da çok başka şeyler söylediler.
Birkaç saniye susup düşündükten sonra devam etti:
• Ne diyecektim, evet, Bu iki doğrunun kesişmesinden sonra iç içe girmiş sonsuz sayıda çemberler oluşur…
Sözünü bitirmeden,
• Dur bir dakika, diyerek yerinden kalktı. Hemen arkasındaki küçük masanın üzerinde duran bilgisayarın yanına gitti. Bilgisayarın açma düğmesine basıp sağda duran cdleri karıştırırken,

• İstersen sohbetimizi müzik ve rakı eşliğinde sürdürelim, gerçi biz alkolden falan etkilenmeyiz ama sana eşlik edeyim, dedi
İmam,
• Ama elektrikler yok ki, diye itiraz edince
• Buranın elektriğini ben sigortadan kestim. Merak etme bilgisayar çalışacaktır diye karşılık verdi

İmam da yerinden kalkıp mutfak olarak kullandığı küçük odaya giderek bir elinde üçte ikisi dolu bir şişe rakı, diğerinde iki su bardağı ile geri döndü. İnanılmaz güzellikte bir kıza dönüşmüş olan varlık tahtadan yapılı, neredeyse çürümüş olan sandalyede arkasına yaslanmış, bacak bacak üstüne atıp, sol eliyle sağ dirseğini kavramış, sağ elinin avucu sağ yanağına dayalı bir şekilde, ela gözlerini imamın gözlerine dikerek konuşmasına devam etti:

• Bir canlı olarak var olmak evrendeki en büyük muamma ve en önemli gizemdir. Çoğu kimse bunun farkında olmaksızın yaşayıp gider. Ancak ortada geçerli hiçbir sebep yokken durduk yere intihar eden insanlar da vardır. Ailesine ve arkadaşlarına sorulduğunda hepsi intihardan önceki davranışlarının normal olduğunu ve kötü bir olay yaşamadıklarını söylerler. İşte o insanlar birden bire ter içinde rüyadan uyanır gibi uyanıp karşılarında kendi varlıklarını bütün gerçekliğiyle görmüşler, onunla göz göze, yüz yüze gelmişlerdir ve kendi varlıklarını öyle derinden hissedip kavramışlardır ki bu anlatılması mümkün olmayan korkunç bir şeydir. Bununla birlikte evrendeki tek başınalıklarını bütün boyutlarıyla anlayıvermişlerdir. Sıradan ve güçlü olmayan insanlar buna dayanamaz ve hayatlarını sonlandırırlar. Dayanıp da hayatlarını devam ettirenlerin çoğunun akli dengesi bozulmuştur, pek az bir kısmı da büyük bir sanatçı ya da filozof olmuştur. Fakat önce de söylediğim gibi bu varlık algılayışı bir yanılsama da olabilir. Bir yanılsamanın aynadaki yansıması… Mutlak gerçek asla bilinemez.

• Kafam çok karıştı. Seni takip edemiyorum.

(Sevgili okur, müsaadenle burada tekrar araya girme gereğini duydum. Sen de pekâlâ tahmin edersin ki Tenekutaların tam olarak ne düşündüklerini, nasıl düşündüklerini bilmem imkânsız. Onlar adına ileri süreceğim her düşünce bu öykünün yazarı olarak bir insan olduğum için ister istemez sonuçta insana ait bir düşünce olacaktır. Ben sadece onların insanların düşüncelerine benzeyen düşüncelerini size aktarabilirdim ve öyle yaptım…Bu mantıksal tutarsızlığı görmezden gelmeni rica edeceğim)


Varlık düşüncelerini somut örnekler vererek açmaya çalıştı. Böylece imam ve varlığın sohbetleri bu minval üzere birkaç saat daha devam etti. Fakat aynı düşünceleri derinleştirmekten öte bir şey yapmadılar. Belki hiçbir engel olmasa sonsuza dek bu şekilde devam edeceklerdi. Ne var ki imam rakının etkisiyle kafayı bulmuştu. İlginç sözler etmeye başladı. Gittikçe yükselen ve peltekleşen bir sesle ;
“dünya büyük, kocaman yeşil bir tırtıl ve ben üstündeki kahverengi botlu Panchoyum”,
“dünya aslında yedi kat cehennemin yedinci katı ve burada uydurulmuş mitolojilerle, kutsal kitaplarla, peygamberlerle, materyalizmden metafiziğe bütün düşünce akımlarıyla dalga geçiyor bizimle Tanrı. Yalanla gerçek, doğruyla yanlış öylesine iç içe girmiş ki ayırmak olanaksız. Ve bilim de sonunda bizim sonsuz bir labirentin içinde konulmuş zavallı farecikler olduğumuzu ve Tanrının da bu labirenti keyifle izleyen bir izleyici olduğunu ispatlayacak.”,
“İmamım. Köydeyim. Var mıyım yok muyum? Karanlık bulutlar yesin şu bedenimi, yarasalar doğsun benden”...gibi cümleler sıraladıktan sonra gözleri kızın yüzüne ve loş ışıkta görebildiği vücuduna takıldı. Yavaş yavaş cinsel arzuları açığa çıkıyordu. Kızın bacaklarında ve göğüslerinin görünen kısımlarında gözlerini gezdirdi. Cinsel organı da git gide dikleşmeye başlamıştı. Bunu fark eden varlık onunla temasa geçti ve gecenin geri kalanında imsak vaktine kadar klasik müzik eşliğinde birlikte oldular. Kızın ılık teni onu bu dünyadan alıp başka bir aleme götürdü ve burada anlatmaya gerek olmayan, normal bir kız ile bir erkek arasında gerçekleşen, zaten herkesin bildiği ya da bazı filmlerde izlediği olaylar gerçekleşti. Ama arada bir fark vardı yalnızca. O da imamın orgazm anında ruhunun bedeninden ayrılır gibi olması ve dünyadan çıkarak Tenekutaların yaşadığı gezegeni görerek onların arasında bir hayalet gibi dolaşmasıydı.

Cemaatten caminin yedek bir anahtarına sahip olanlarından birisi sabah ezanını okurken ikisi de derin bir uykuya gömülmüştü.

İmam ancak öğleye doğru kalkabildi. Gözünü açıp ta yanında kızı göremeyince şaşırdı. Nereye gitmiş olabileceğini düşünmeye çalıştı ama başı çok kötü ağrıyordu; bir şey düşünecek halde değildi. Ağır adımlarla mutfağa giderek çaydanlığın altına su koyup ocağı yaktı. Saate baktığında öğle namazı vaktinin yaklaştığını gördü. Artık camiye gitmesine gerek olmadığını biliyordu. Durup durup “kız nereye gitti acaba” diye sordu kendine. Evin içinde ona seslenerek dolaştı bir müddet. Tabii ismini bilmediği için “ hey nerdesin” diye bağırıyordu. İçeride kimseler yoktu. Bu araştırmadan yorulunca masanın önündeki sandalyeye oturup düşünmeye başladı.“ Bu varlıklar onca zamandır benimle oynadılar, eğlendiler. Ve nihayetinde içlerinden birini göndererek her şeyi açıkladılar. Bana yine bir oyun oynamadılarsa sanırım öyle oldu. Bununla birlikte şimdi bu varlık anlayamadığım bir şekilde ortadan kayboldu. Fakat bütün gerçekler ortaya çıktığına göre acaba bu yaratıklar şimdi ne yapacaklar?
Dolaptan çıkardığı bir iki tane ağrı kesiciyi içti. Kahvaltı için bir şeyler yiyerek çayını bitirdikten sonra artık kemikleşen alışkanlığıyla camiye gitmek üzere dışarı çıktı. Toprak yolda yürürken gece olanlar şekerin etrafını saran karıncalar gibi beynine üşüşmeye başladı. Olanları ve konuşulanları bir bir hatırlıyordu. Camiden içeri girip halı ve ahşap kokusunu burnuna çektikten sonra gıcırdayan tahtaların üzerinde, eskimiş, desen desen halılara basıp yürüyerek askılıktaki cübbesini giyip mihraba oturdu. Cemaat camiye gelmeye başladığında onları kuşkulu bakışlarla süzdü. İçinden “bak ya, hâlâ oyunu sürdürüyorlar” diye düşündü. Ezan okunup da dua yapıldıktan sonra cemaat ilk sünneti kılmak üzere ayağa kalktığında imam oturduğu yerden doğrulup cemaati karşısına alarak:
• Hadi, tamam, oyunu bırakın artık. Sizlerin kim olduğunu biliyorum, dedi.
Cemaatten hiç kimse imamın neden söz ettiğini anlayamamıştı. Şaşırmış ifadelerle anlaşılmaz bir şeyler mırıldanarak imama baktılar. Bu durumda imam:
• Hadi ama, bırakın artık oyunu dedim. Biliyorum sizler insan değil Tenekutasınız. Burası da aslında terk edilmiş bir köy. Her şeyi biliyorum. Dün gece önderiniz bana her şeyi anlattı.
Bu sözlerin üzerine cemaattin en yaşlısı:
• “Ne diyorsun oğlum sen, iyi misin” dedi, fakat imam konuşmaya devam etti:
• Gece gündüz beni izlediniz, benimle eğlendiniz ama artık her şey bitti. Hadi şimdi gerçek halinize dönün.
• Oğlum sen neler diyorsun? Eve dön, dinlen biraz istersen. Biz namazı kılarız.
İmam ısrarla aynı şeyleri söylemeye devam edince iki kişi koluna girerek onu evine götürmeye çalıştı. İmam onlara itiraz etmedi. Yalnız içeriye onunla birlikte girmelerine izin vermedi. Evin içinde o yandan bu yana dönerken dün gece olanlara dair bir kanıt aradı. Sonunda daha önce o kızı ararken de gördüğü boş bir rakı şişesinden başka bir şeyi bulamayınca sandalyesine oturup başını iki elinin arasına alarak ağlamaya başladı.
Bu arada cemaattekiler şaşkınlık içinde imama ne olduğunu düşünürken köyün öğretmenine danışmayı, ondan yardım istemeyi akıl ettiler. Ondan imamla konuşmasını istediler. İmam çalan kapıyı açtığında karşısında ela gözlü, uzun siyah saçlı, beyaz tenli öğretmeni görünce dili tutuldu, yanaklarındaki gözyaşlarını iki elinin tersiyle silerek, hiçbir şey söyleyemeden hareketleriyle onu içeriye davet etti. Öğretmen masanın yanında ayakta durarak konuşmaya başladı.
• Sanırım bir bunalım geçiriyorsunuz. Bir ara benim de başıma geldi. Şehirden gelip de köy hayatına uyum sağlamak çok zor, sizi anlayabiliyorum. Üstelik böyle genç bir yaşta…
O gözler, o yüz, o ses, yanılmış olamazdı, bu kız dün geceki kızdan başka biri değildi.
• Ama, ama siz Tenekuta değil misiniz? Dün gece sizinle konuştuk, rakı içip müzik dinledik…
• Hayır, yanılıyorsunuz. Ben dün gece evimdeydim. Tenekuta da ne demek, anlamadım.
İmam kızın üstüne fazla gitmek istemedi. Ne olup ne bittiğini anlayamıyordu bir türlü. Bir müddet yaşadıklarının gerçek olup olmadığını düşündükten sonra “Don Kişot muyum neyim?” dedi kendi kendine ve
• “Peki bizi daha önce neden tanıştırmadılar” diye sordu öğretmene Öğretmen:
• Sanırım sen köye geldiğinde ben tatil için memleketime dönmüştüm. Sonra da bizi tanıştırmak akıllarına gelmemiş olmalı. Ama yanlış hatırlamıyorsam ben sizi bir kere yolda gördüm. Bir öğrencimin evinden dönüyordum. Başınızı önünüze eğip yanımdan geçtiniz, diyerek cevapladı.

İmam yaklaşık bir yarım saat akla yakın makul sözlerle öğretmenle sohbet etti. Son olarak öğretmene bir soru sordu.
• Buradan beş kilometre kadar uzakta bir köy var mı? Öğretmen,
• Evet, dedi, var. Fakat orası terk edilmiş bir köy, kimse yaşamıyor. İlk defa bu köye gelirken yanlışlıkla o köyden geçtim. Çok ürperticiydi.
• Tamam, anladım, diyerek başını salladı İmam.

Öğretmen o günden sonra sık sık imamın ziyaretine geldi. Geceleri rakı içip klasik müzik eşliğinde sohbet ettiler. İmam imamlığı bıraktıktan yedi ay sonra da evlendiler. Birkaç yıl sonra eşinin tayini Antalya’da bir kasabaya çıktı. İmam zaman zaman onun gerçek bir insan olmadığını, Tenekutaların önderi olduğunu düşündüyse de gerçeği hiçbir zaman öğrenemedi.



SON

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu

<<Önceki Sayfa |/|Sonraki Sayfa>>
@

Bir Şiirdir Yaşamak






Bir Veda Havasından Aysız Sevinçsiz Kelimeler
Yıllarımın en acar
en uçarı
duyguları
nasıl da yüreğimin en kırçıl
en acımsı
yaraları oldular
Bu ne yaman
bir rüzgâr?
Sanki gök
bir uçurum..
Bulutlar
kırlangıçsız
ışıksız..
Kırağı vurdu kıra..
Dal sızlanıp kurudu..
Köreldi
kökleri nanelerin..
Itır
kokusundan soğudu..
Bu ne sakar bir duygu?
bir yanı
yangınlanır
parıldar
Bir yanı
canatar solgunluğa..
Kırağı vurdu..
Söndü ateşböceği,
dağıldı ürpertisi ruhuma..
Bir karartıdır artık
en körpe tomurcuğun
en narin gözeneği..
Elveda nazlı bebek..
Elveda kelebeğim..
Yüzünü gecelerin
ıssız boşluğuna gizleyip
için için ağlayan
yanık gelin
elveda..
Yazık ki
bağrımda uğuldayan
huysuz
uykusuz kelimelerle
bu son tutuşum seni
bu sana son bakışım..
Geçip gidiyor işte
günler
hiç durmadan..
Dilerim
tozlanmasın yeniden
özlemindeki uyum
o hırçın inceliğin
karlanmasın bir daha..
Ne benimle acılan
ne ömrün acılansın..
Bağrımda uğuldayan
aysız
sevinçsiz kelimelerle
bu son tutuşum seni
bu sana son bakışım..
Elveda mavi çiçek..
Elveda tarla kuşum
Nihat Behram

Edip'e Yanıtı Bilinen Sorular

Image Hosting by Picoodle.com Yıldızların ülkesi var mıdır Edip
Dicle aktığı toprakları seçer mi?
Kasrik boğazı'ndan esen kanlı zemheri
Yalnız Kasrik'te mi üşütür insanı?
Herkes türküsünü elbet kendi sesiyle söyler
İnsanın dili boynuna kement olur mu?
Öldürmeğe ekinlerden başlayan adamlar
Eşiklere nasıl bir zulümle gelirler?
Kimsenin kalmadığı darmadağın köylerde
'Önce Vatan' yazısı bir hüzün değil midir?…
Şükrü Erbaş

SUSUYORUM DİNLE BENİ…

Image Hosting by Picoodle.com Ansızın, hiç sebep yokken aklıma düşüyorsun.
Çağrılmış bir çocuğun sevinci var ellerinde.
Dağlar, uzak yollar Akdeniz gülen gözlerin
İste yine çaresiz susuyorum, dinle beni.
Geceden ürkmüş solan mavi ay
Saçlarında tuz kokusu kayalara koşan deniz…
Tarifsiz bir aşkın ilmiğini çözerken gözlerin
İste yine çaresiz susuyorum, dinle beni…
Bir martı telaşı var yüreğimde
Kanatları bulutlara değen bir şahin dinginliği
Ardına kadar açık kapıların pervazında bir söz
İşte yine çaresiz susuyorum, dinle beni…
Hasan Kaya

KİTAPLARA ALINMAYAN ŞİİRLERDEN:






...----...
--------------------
Sararmış evlerde rutubet koklayan kızlar/
Hiç kendileri için yaşamadılar/
Düşlerde bozgun, aşklarda hicran/
Kendilerinden uzağa kaçamadılar..
---------------------
Siyah bir rutubetti hayat, geçtim…/
İstanbul’un saçlarına kar yağıyordu/
Kar yağıyordu yazgılarımızın titrek yüzüne/
Çalınan gülüşlere, kırılan camlara, dökülen kanlara kar…/
Herkesin yazgısında bir düş,/
Her ömrün tufanında bir aşk deliriyordu/
ve gecelerin göğsüne bıçaklanmış kadınlar düşüyordu!/
------------------------ Belki bu yüzden ne kar ne şiir/
Yetmiyordu günleri ağartmaya…/
Yetmiyordu hayat hiçbir şeyi ucuza kapatmaya/
Yine de küfredilmiş adamlar şafakları şarapla yıkıyordu...
----------------------
Kar yağıyordu günlerin puslu yüzüne/
Sanal sevgilere, kinlere, kirlere/
Bir asker postalının balçıktaki izine/
Eski fotoğraflara, üşümüş sevinçlere/
Çocukların beyaz nefeslerine, Emine’ nin yüzüne/
Kar yağıyordu bu ödünç ve haczedilmiş günlere/
Kıyılarında bir ceset gibi kaldığımız düşlere…
------------------------
Siyah bir rutubetti hayat, geçtim…/
Siyah bir rutubetti, hepsi bu işte/
Şahdamarımda birkaç bayat şiirle/
Üstelik imanım da gevremişti aşktan, hayattan/
İstanbul’un saçlarına kar yağıyordu…
(Yılmaz Odabaşı.)
-----------------------
Sevgileri yarınlara bıraktınız/
Çekingen, tutuk, saygılı./
Bütün yakınlarınız Sizi yanlış tanıdı.../
Bitmeyen işler yüzünden/
(Siz böyle olsun istemezdiniz)/
Bir bakış bile yeterken anlatmaya her şeyi/
Kalbinizi dolduran duygular/ Kalbinizde kaldı./
Siz geniş zamanlar umuyordunuz/
Çirkindi dar vakitlerde bir sevgiyi söylemek./
Yılların telâşlarda bu kadar çabuk geçeceği aklınıza gelmezdi./
Gizli bahçenizde açan çiçekler vardı./
Gecelerde ve yalnız./
Vermeye az buldunuz/
Yahut vakit olmadı. (BEHÇET NECATİGİL)
----------------------
Güllerin bedeninden dikenlerini teker teker koparırsan/
Dikenleri kopardığın yerler teker teker kanar/
Dikenleri kopardığın yerleri bir bahar filân sanırsan/
Muş - Tatvan yolunda bir yer kanar/
Muş - Tatvan yolunda güllere ve devlete inanırsan/
Eşkıyalar kanar kötü donatımlı askerler kanar/
Sen bir yaz güzelisin,/
Yaprakların ekşi, suda yıkanırsan/
Portakal incinir, tütün utanır, incirler kanar/
Bir yolda el ele gideriz, o yolda bir gün usanırsan/
Padişahlar ve muşlar kanar, darülbedayiler kanar/
Muş - Tatvan yolunda bir gün senin akşamın ne ki/
Orada her zaman otlar otlar ergenlikler kanar./
El ele gittiğimiz bir yolda sen git gide büyürsen/
Benim içimde çok beklemiş, çok eski bir yer kanar.(TURGUT UYAR)
----------------

En SoN İz Bırakanlar

Müzik-Kutusu

nergizler bize küstu.swf nergizler bize küstu ....
gun04.jpeg

RadYO tawlahaw Aklına estiğinde bazı günler yayında